Templates by BIGtheme NET

KADIN ÜRETEN, CAN VEREN BİR VARLIK İKEN NEDEN VE NASIL CAN ALIR?

Günümüzde eşleri tarafından öldürülen, yüzüne kezzap dökülen kadın hikayelerini o kadar çok duyuyoruz ki. Aynı zaman da sevgilisini ya da eşini öldüren kadın hikayelerine de şahit oluyoruz. Hiç düşündünüz mü? Can veren bir varlık nasıl can alabilir? 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde sizlere böyle bir yazı ile seslenmek istedim.

Yazı: Ezgi Ülkü Aykut

Kadın ne nedir? Aslında toplum tarihinden günümüze kadını irdelediğimiz zaman belki de kadınları anlamamız, toplumdaki yaşam süreçlerini algılamamız mümkün olacaktır. İnsanoğlu ağaçtan toprağa indiği gün yani avcı bir toplum olmayı öğrendiği günden itibaren kadına bakış açısı değişmiştir. Bu dönemde Anaerkil yapıda yaşayan insanoğlu için avlanmak hayatta kalmanın en önemli noktasıydı. Başarılı bir av için sürü zihniyetinde yaşamak ve bunun içinde çoğalmak önemli idi. Bu yüzden kadın önemli idi çünkü üretkendi, doğurgandı. Zamanla doğa keşfeden kadın bitkilerden ilaç yapmayı ve bitkilerden de karın doyurulabileceğini keşfetti. İşte o andan itibaren kadın egemenliğini kaybetti. Toprak artık önemli idi, toprak için kan dökülebilir, savaşlar yapılabilirdi. Bu süreçte artık kadın artık evde çocuk doğurmak, çocuk bakmak, evi temizlemek, tarlada çalışmak zorundaydı. Bu süreçten sonra töre adına din adına çeşitli baskılarla tarih sayfalarında geri plana itilmiş, ataerkil düzen içinde yok sayılmıştır. Günümüzde de kadın bu düzen içinde var olmaya çalışmaktadır.

Kadının iç dünyasına baktığımızda en başta analık duygusunu yaşadığından dolayı duygusaldır, anaçtır, sevgi doludur, koruyucudur ve sorumluluk duygusunu yüksektir. Bununla birlikte toplumsal cinsiyet rolü çerçevesinde ise;

Toplumsal cinsiyet rollerinin en bilindik şekli, geçmiş yüzyıllarda, Batı’da giderek sorgulanan ve değişen heteronormatif ve ataerkil rollerdir. Geleneksel cinsiyet roller, “erkek” ve “kadın” olarak birbirinden kati bir şekilde ayrılan ve her iki cinsiyete de doğuştan verilen cinsiyet rollerinin var olduğu iddiasındadır. Bu roller:

Erkek:

  • Aile reisi ve evin geçiminden sorumlu,
  • Dışarıyla olan bağı kurmada sorumlu,
  • Güçlü, mantıkla hareket eden, cesur, cinsel açıdan aktif,
  • Kadınlara, yani “besleyicilere” hemen hemen hiç bağlı olmayan “avcılar” olarak erkekler.

Kadın:

  • Erkeğe bağlı ve onun korumasına muhtaç,
  • Eşiyle ve ailesiyle olan ilişki de sosyalliği sağlayan,
  • Güçsüz, duygusal, mantıkla hareket etmeyen, her zaman kendinden ödün veren, cinsel açıdan pasif
  • “Avcılara” muhtaç “Kuluçka sağlayıcısı” olarak kadınlar

Yani kadın sevgi dolu, yaşamak için erkeğe muhtaç, anaç ve koruyucu iken  neden katil olur? İşte bu konuda hala açıklanamamış birçok teori var. Fakat yapılan istatistik verilere göre katillerin %80 ‘i erkek % 20 ‘i kadındır. Ülkemizde de kadın katillerimiz var. Sibel Hürtaş’ın“Canına Tek Eden Kadınlar Kocalarını Neden Öldürdüler?”adlı kitap bunu irdeleyen güzel bir yapıttır. Katil olan kadınları, neden katil olduklarını, eğitim, sosyal ve kültürel değerlerini irdeleyen belki de Türkiye’deki sayılı eserlerden birisi.

Kitaba konu olan kadınlar hikâyelerini anlatırken bu ayrıntıları hem ailelerine söylemekten hem de hukuki süreç içerisinde anlatmaktan kaçınmışlardır, çünkü ayıptır zihniyeti akıllarında yer etmiştir. Hikayesini anlatan 50’li yaşlarındaki bir kadın ;

Eve girmek istemezdim, korkardım, sesimi de çıkaramazdım. Kaç saatlere kadar ‘ tarlada çalışıyorum’ derdim de gidemezdim. Tam 38 sene o eve girmemek için, ne çileler çektim. Ben evde olup da oakşam geldiğinde, kolumda hırkama bıçak saklayıp açardım kapıyı, bir şey yapacağımdan değil ya. Tam 38 sene ben böyle açtım kapıyı. En son günü yine dövmeye başladı, kaçtım. Kapıya kadar ulaştım, kapıyı kilitlemiş yine anahtarı cebine koymuş, geldi arkamdan saçlarımdan tutup sürükleyince, ben de elimdeki bıçağı vurdum sonra balkondan atladım, orada bayılmışım. Ayılınca söylediler öldüğünü…

Yaşlı kadın, yargılandığı sırada adamın sapkınlıklarını anlatmaya utanmış, müebbette mahkûm olmuş ve görüşmeyi yapan yazar ve ekibinden Yargıtay’a dilekçe yazmalarını istemişti.

Kadınlar fiziksel şiddette ve cinsel saldırıya uğramış içine girdikleri çıkmazdan kurtulmak için ilk önce baba evine, orada gerekli desteği göremeyince devlette devletten de destek alamayınca katil olmuşlardı. Çoğu özellikle gittikleri karakollardan ‘ barışırsınız’ diye gönderilmeseler katil olup bugün yaşadıklarını yaşamamış inşalar olacaklardı. Mahkeme salonunda da içine düştükleri şiddetin boyutunu anlatamamışlardı. Çünkü çoğunun uğradıkları şiddet erkekten gelmişti. Karşılarında duran hâkim, savcı ve avukat hepsi erkekti bu da yetmez gibi salonda izleyiciler arasında aileleri, çocukları, maktulün ailesi, mahalle esnafı hatta komşuları varken nasıl konuşabilirlerdi ki, onlar da susmayı ve verilen cezayı çekmeyi tercih etmişlerdi.

Katil Olmadan Önce Her Yolu Denemişlerdi….

Yazarımınız görüştüğü kadınların hemen hepsi bir mağdur kimliği taşıyordu. Yoksulluk, şiddet, sapkınlık ve çocuklarına yönelik eziyet hayatlarının neredeyse olağan parçaları haline gelmişti. Bu durumdan kurtulmak için yer yolu denemişlerdi. Sırasıyla baba evine, polise, mahkemeye gidip de eli boş dönenler hatta intiharı deneyenler bile vardı.

Özellikle ilk baba evine giden kadınlar bir süre misafir edilmiş sonra evlerine geri gönderilmiştir. Cinsel şiddeti gizleyip gördükleri kaba kuvveti anlatan bu kadınlara “ Gelinlikle çıkan kefenle döner.”, elleri ile memelerini işaret eden analar ise “ Buradan emzirdiğim zehir, buradan emzirdiğim haram olsun.” Yanıtıyla geri dönmüşlerdi. Ailelerinde destek alamayan, şiddet nedeniyle polise sığınmış anacak hepsi “ Barışırsınız” yada “Sonra barışıyorsunuz, biz kötü oluyoruz,” denilerek evlerine yollanmış. İşin daha vahim tarafı ise eve döndüklerinde daha çok şiddete maruz kalmışlardı. Bu kez de mahkeme yolunu tutan bu kadınların boşanma dilekçeleri baskı zoru ile geri alınmıştı.

Planlı mıydı?

Görüşülen kadınların hiçbiri cinayetleri planlamamış kendi değimleri ile Canlarına tak dedikleri bir an da ellerine geçen bir nesne ile işlemişlerdi bu cinayetleri.. Cinayet silahları genellikle ekmek bıçağı olması da bunu gösteriyor. Avluda bulunan bir keser, babasının duvarda aslı duran tüfeği, kömürlükte bulunan balyoz ve evdeki piknik tüpü kullanılan cinayet araçları idi.

Ataerkil yapı içerisinde hayatımızı sürdürdüğümüz ülkemizde Örf, Adet ve Töreler kadının hayatını nasıl yaşayacağını yazılı kurallar olmadan belirler. Bu kurallar çerçevesinde yaşamak zorunda olan kadın okuyamaz, eşini seçemez, çalışamaz ve sosyal yaşamın içinde etkin olarak rol alamaz .Bunun sonucu olarak kadın zaten bu zor çerçeve içerisinde yaşamaya çalışırken, bir yerde erkek tarafından insan değil mal gibi görülürken ( ki berdel ya da başlık parası gibi kavramlar buna güzel birer örnektir.) en sonunda özgürlüğü belki de hayatta kalmak için cinayeti bile göze almak zorunda kalır. Sistemde her ne kadar kabul edilmese de cinayeti son çare olarak gören bu kadınlar gittikleri hukuk sisteminde de ataerkil bir yapı ile karşılaşırlar. Ülkemizde hukuk sistemini uygulama yetkisine sahip savcı ve hakimleri kadın ve erkek olarak ayırdığımızda ortaya çıkan tablo düşündürücüdür.

Türkiye geneli hakim ve cumhuriyet savcısı kadro durumuna bakıldığında Hakim olarak %33,6 kadın ve %66,4 erkek ,Savcı olarak bakıldığında ise %8,3 kadın  ve %91,7 erkek’dir.

Psikologların açıklamalarına göre ;

“Şiddet insanların bedenlerinde ve ruh dünyalarında tamiri zor yaralar açıyor”

Çok yaygın olarak görülen aile içi şiddet, şiddete maruz kalan kişinin ruh sağlığını olumsuz etkilemektedir. Çocukluk döneminde aile içinde duygusal/fiziksel şiddete maruz kalan çocukların erişkin yaşamlarında çeşitli şekillerde ve derecelerde ruhsal sorunlar yaşamaları kaçınılmazdır.

İnsanların en mahrem alanı olan ve her türlü sıkıntının ardından sığınabileceği en önemli liman olan güvenli aile ortamı, şiddet nedeniyle güvensiz hissedilen bir yer haline gelmektedir. Aile içi şiddet olayları çoğu zaman gizli kalır. Aşikar olduğu zaman da, yasaların önüne çarpıtılmış geleneksel bakışlar girer, “özel hayat”, “koca karısını döver de sever de” gibi hamasi sözlerle geçiştirilir. Şiddet gören kişi “yen kırılır kol içinde kalır” gibi bir bakış açısına sığınabilir ya dakorkusundan, ne yapacağını bilememekten ve çaresiz olduğuna inanmaktan kaynaklanan gizli kalma durumları olur. Böyle olduğunda büyük çoğunlukla şiddet artarak devam eder.

Şiddet, fiziksel, duygusal ya da cinsel olsun, insanların bedenlerinde ve ruh dünyalarında tamiri zor yaralar açmaktadır. O yüzden geçiştirilmemesi, inkar edilmemesi ve son derece önemsenmesi gereken bir konudur. Aile içi şiddet, büyük oranla kadına ve çocuklara yöneliktir ve şiddeti gerekçeleştiren kişi çoğu zaman erkektir. Psikolojik sorun yaşayan vakalar tarafından bildirilen fiziksel ve cinsel şiddet eylemlerinin yüzde 90’ı aile bireyleri tarafından yapılmıştır.

Şiddet Türleri

  • “Beceriksizsin, sen ne anlarsın”
  • “Ben işimi yapıyorum, eve para getiriyorum, daha ne istiyorsun”
  • “Ben istiyorsam, bu gece benimle birlikte olacaksın”
  • “Çalışamazsın”
  • “Para yok. Nerden bulursan bul”

Fiziksel Şiddet

Kişinin temel ihtiyaçlarını esirgemek, silahla veya bıçakla yaralamak, tokat atmak, itmek, hırpalamak, yumruklamak, saçını çekmek, kolunu sıkmak gibi sorunlu davranışlar fiziksel şiddet kapsamına girer.

Duygusal ve Sözel Şiddet

Aşağılamak, küfür etmek, tehdit etmek, eleştirmek, bağırmak, sorgulamak, alay etmek, küçümsemek, ilgilenmemek, suçlamak gibi tutumlar duygusal şiddet örneklerindendir.  Özellikle kadının duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması ve kadınla ilgilenilmemesi de duygusal bir şiddettir.

Cinsel Şiddet

İstemediği halde cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz, başka kişilerle cinsel ilişkiye zorlamak, cinsel içerikli tacizlerde bulunmak, namus, töre nedeniyle baskı uygulamak cinsel şiddet kapsamına girer. Aile içindeki büyüklerin çocuklara her türlü cinsel manada yaklaşmaları cinsel şiddettir ve “ensest” olarak bilinir.

Ekonomik Şiddet

Eşin elinden parasını almak, istemediği bir işte çalıştırmak, parasız bırakmak, istediği halde işe göndermemek gibi tutumlar ekonomik şiddet durumlarıdır.

Sosyal İlişkilerin Sınırlandırılması;

Arkadaşlarla görüşmenin yasaklanması, zorla evlendirmek, gidilen yerleri sınırlamak veya yasaklamak gibi kişinin sosyal iletişim kurma ihtiyaçlarının sınırlandırılması da şiddet unsuru içerir ve daha çok duygusal/sözel ve fiziksel şiddetle bir arada kendini gösterir.

Ülkemizde bu konuda çok vakanın yer almasına rağmen sistemde yeterli düzenlemeler hala yapılmamıştır. Kitapta konusu geçen kadınların hemen hepsi bir erkek tarafından şiddete maruz kalmış ama haklarını aramak için gittikleri yerlerde gene erkeklere dertlerini anlatmak zorunda bırakılmışlardır. Halbuki bu durumda kalan kadınlar konuşmaktan yaşadıklarını anlatmaktan kaçınırlar. Psikolojileri derinden etkilenmiştir. Aldıkları yaraların güvende oldukları bir ortamda iyileşmesini umarken ataerkil düzen içerisinde daha da içlerine kapanmaya, haklarını savunmaktan kaçmaya itmektedir.

Türk toplumunun tarihi sürecini Toplumsal Cinsiyet açısından incelediğimiz zaman Anaerkil düzenin işleyişini görmek mümkündür. Bu yapı içerisinde kadın ile eşit olduğunu düşünen , doğurganlık özelliği ile kendinden üstün olanı kabullenen ve saygı duyan bir erkeklik yapısı mevcuttu Türk toplumunda. Ancak Orta Asya’dan yapılan göç sırasında özellikle Arap Kültürü ile çok fazla diyalog haline giren Türk toplumu hem din hem de toplumsal cinsiyet açısından Arap kültürünün bir çok  özelliğini toplumsal yapısı içerisine alarak yeni bir toplumsal cinsiyet yaklaşımı geliştirmiştir. Bu yeni yaklaşımla birlikte kadın ve erkeği eşit gören , kadının üretkenliğine saygı duyan erkeklik yapısı yerini Homofobik Erkeklik yapısına bırakmıştır. Bu yapı eştoplumsal bir mizansen ise, onun en ağır basan duygusu korkudur. Freudyen modelde babanın iktidarından duyulan korku, erkek çocuğu dehşete düşürerek, annesine yönelik arzusunu terk ederek babasıyla özdeşim kurmaya iter. Bu model, toplumsal cinsiyet kimliğini cinsel yönelim ile ilişkilendirir: Oğlan çocuğun babasıyla özdeşim kurması (erkek olmak), şimdi onun kadınlarla cinsel ilişki kurmaya yönelmesini sağlar (heteroseksüel olur). Bu, birinin cinsel yönelimini toplumsal cinsiyet kimliğinin başarılı icrası dolanımıyla nasıl “okuyabildiğimizin” kökeninde yatar. İkinci olarak, erkek çocuğun duyduğu korku, onu babasından korusun diye annesinin kollarına koşmaya itmez. Bunun yerine, korkunun kökeniyle özdeşim kurarak üstesinden geleceğineinanır. Bizler, bizi ezen ile özdeşim kurarak erkek oluruz. Homofobi, bizim erkekliğin kültürel tanımımızı örgütleyen önde gelen ilkelerden biridir. Homofobi, eşcinsel erkeklerden duyulan akıldışı korkudan çok daha fazlası, eşcinsel olarak anlaşılmaktan duyduğumuz korkudan çok daha fazlasıdır. David Leverenz, “‘[i]bne’ sözcüğünün, eşcinsel deneyimler veya hatta eşcinsellere dair korkular hakkında hiçbir ilişkisi yoktur. Erkekliğin derinliklerinden çıkar: hanım evladı, zayıf, modası geçmiş ve sıkıcı gözüken birini en ağır biçimde aşağılamak için kullanılan bir etikettir.” demiştir. Homofobi, diğer erkeklerin maskemizi düşüreceklerinden, erkekliğimizi elimizden alacaklarından ve bize ve dünyaya yeterince iyi olmadığımızı, gerçek birer erkek olmadığımızı açığa çıkaracaklarından duyulan korkudur. . Biz, diğer erkeklerin bu korkuyu görmesine izin vermekten korkarız.

 

Korku erkeği utandırır, çünkü kendi içimizdeki korkuyu kabul etmemiz, öyleymişiz numarası yaptığımız kadar erkek olmadığımızın, Yeats’in bir şiirinde anlatılan genç adam gibi “erkek pozu içinde ürkek   olarak Erkeklik kalbiyle kabarıp duran kişi” olduğumuzun kanıtıdır  aslında bizim için. Bizim korkumuz, aşağılanma korkusudur. Erkekler korkuyor olmaktan utanır. Hanım evladı olarak görülme korkusu kültürel erkeklik tanımlarımıza hükmeder. Korku erkenden başlar. Bütün çabamız, yaptığımız her şeye erkeksi bir kılıf uydurmaya yöneliktir. Ne giydiğimiz. Nasıl konuştuğumuz. Nasıl yürüdüğümüz. Ne yediğimiz. Her kişisel özellik, her hareket, kodlanmış bir toplumsal cinsiyet dili içerir.

Türkiye’de de tüm dünyada olduğu gibi cinsiyet ayrımı isimler ile renkler ile başlamaktadır. Bu yapı daha sonrasında  çocuğun oynadığı oyuncaklara yansımakta ve kız çocuklar bebek ile oynamak zorunda bırakılır iken erkek çocuk araba ve tüfek ile oynamaya zorlanmaktadır.

Daha ileri boyutta ise erkek çocuk ağladığı zaman “Erkek ağlamaz , kız gibi zırlama ” kelimeleri ile ona duygularını saklamayı öğretiriz. Ne acı ki bunu yapan en başta annedir. İslami kurallar gereği anne babadan sonra otorite unsuru olarak görülmekte ve anne rolündeki kadın da erkek gibi bir yapı içerisinde yer alarak duygusallığını saklamaktadır.Duygularını gizlemeyi küçük yaşlarda öğrenen erkek çocuk hayatının ileri ki safralarında erkekliğine gelecek en büyük saldırının onu insanı yapan zevkleri ve duygularını bastırarak acımasız bireyler halinde hayata yönlendirmektedir. Bu yapı içerisinde büyütülen erkekler ise kadını bir mal ya da namus aracı dışında görmemekte ve yukarıdaki hikayeleri ülkemizde sıkça yaşamaktayız. Her ne kadar Hegenomik Erkeklik yapısı için yani , genç, kentli, beyaz, heteroseksüel, tam zamanlı bir iş sahibi, makul ölçülerde dindar, spor dallarının en azından birisini başarılı olarak yapabilecek düzeyde aktif bedensel performansa sahip erkeklerin metropol olan şehirlerde artık görmeye başlanılsa da Türkiye 75 milyon insanın yaşadığı büyük bir ülke ve özellikle Anadolu ‘da bu sert büyüme şeklini ve sonuçlarını yaşamaktayız.

Bu kitabı okumaya başlayınca bir gün içerisinde bitirdim. Okuyunca inanmak istemeyeceğim hayatlar tanıdım. Bu hikayelerin hepsi Ataerkil düzende örf, adet ve töre kisvesi altında kızlarımıza kadınlarımıza yapıları gözler önüne sermektedir. Ama en çok irdelenmesi gereken konunun özellikle devlet sistemi olduğunu düşünüyorum. Bu olayların yoğun yaşandığı yerleşkelerin ortaya çıkarılması bu durumda olan kız çocuklarına neler yapmaları gerektiği anlatılmalı, öğretilmeli. Günümüzde kamu spotları ile bazı kurtulma yolları anlatılmaktadır. Ancak bireylerin devlet desteğini verecek uzman kişileri tanıyarak belki de devlete güvenmeyi öğrenmeleri gerekmektedir. Bununla birlikte özellikle şiddete maruz kalmış kız ve kadınlara yönelik kriz merkezleri, sığınma evleri açılmalıdır. Mor çatı gibi evler günümüzde var ancak yoğunlukları ve yeterli olmayan uzman sayısı ile amaçlarına ulaşmakta zorlanmaktalar. Bununla birlikte yukarıdaki Nazenin gibi hikayeleri olan ama anlatamayan kadınlar ayrı bir statüde değerlendirilmeli ve mutlaka gerek psikolojik gerekse sosyal açıdan özel destek almalıdır. Ülkemizde ataerkil düzen içerisindeki sosyal yapı ve inanç yaptırımları yüzünden sonu cinayetlerle sonuçlanmamış, yardım çığlıklarını duyurmakta zorlanan nice kadınlar yaşamakta. Amaç bu hayatları cinayet ya da intihar etmeden bulmak onlara ulaşmak olmalı.

Diğer bir çözüm ise erkekleri küçük yaşlarda eğiterek kadına karşı şiddet eğilimlerini azaltmak olmalıdır. Ancak ataerkil düzende bunun uygulanması oldukça zordur. Gene annelere düşen bir görevden bahsetmekteyiz ki bu da sadece ülkemizde değil tüm dünyada

Sorun olan kız çocuklarının okumasına ve eğitilmelerine gelmekte. Çünkü anneler eğitilirse toplumda bilinçlenir. Kadına saygı artar ve kadın daha yaşanabilir bir dünya da nefes almayı başarabilir. Bununla birlikte eğitimli olan biz kadınlar da bu çalışmalara öncülük edebilir, görmezden gelmek yerine onların sesi olmaya çalışarak bu kadınlarımıza insanlık görevimizi yapabiliriz.

Cevapla

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful